Oku Bakalım Kendinden Ne Bulcaksın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oku Bakalım Kendinden Ne Bulcaksın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2011 Pazar

Özgürlüğün bedeli


Ne rüzgarda sallanan bir iğde dalıydı, ne ilk adımlarını yakamoza doğru atan yumurtasını çatırdatmış bir kaplumbağa; o şimdilerde kanadı kırılmış bir kuş belki bir daha hiç uçamayacak.

Halbuki kuşlar özgürlüğün sembolüdür, gönüllerince salınıp, sonsuza adım atabilirler der herkes; kimse bilmez çilelerini… Kemik iliklerindeki boşluk kalplerinden neler götürmüştür kimse bilmez…

Çoğunlukla sürüler halinde uçarlar aslında şekil sürekli değişir, enfes görüntüler çıkardı izleyicilere hele bir de göç mevsimiyse; haberlere bile konu olurlar tadına doyum olmazdı izlemenin. Bir heyecan, bir tutku, yaşama arzusu peki neydi onun kanadını kıran? Neydi daha da özgürleşmesini engelleyecek yoksa özgürlüğün bedeli yalnızlık mıydı?

Devamı pek yakında.

24 Nisan 2011 Pazar

Kargo Firmalarından bir maruzatım var!

Pek muhterem dost canlarım,

Öncelikle bloğum yeniden açıldığı için mutluluğumu dile getirmek isterim. İnsanlar ne garip değil mi, zaten hakkı olan, sahip olduğu bir şeye yeniden kavuşunca mutlu oluyorlar “Eee zaten senindi, giderken neden bir çaba göstermedin?” di mi ama… Her neyse hafta sonuna veda etmeye hazırlandığımız bu son saatlerde sizlerle aklımdaki bir soruyu paylaşmak için buluştum.

Efendim yıllardır anlamadığım bir mevzu “Pazar günleri kargo şirketlerinin kapalı olması” durumu. Ben ilköğretimdeyken böyleydi lakin bu kadar şirket yoktu pazarda, ben lisedeyken yine başıma geldi mantıksızlık dedim geçtim, ben üniversitedeyim hala böyle. Kanun falan mı var bununla ilgili bilmediğim?

Türkiye’de hizmet veren bir şirket olsa, firmanın tekelinde olsa eyvallah derim anlarım rekabet edilecek firmalar varken niye, kime bu inat?

Anlaşılacağı üzere cumartesi akşam kargosunu kaçırdığım için pazar günü açık olan herhangi bir kargo şirketine ihtiyaç duydum ve durum ne yazık ki bundan sekiz yıl öncesinden farklı değil. Bu amaç uğruna bir çoğunun sitesini ziyaret ettim aramalar yaptım ve sizinle paylaşmak istediğim tecrübeler edindim.

Öncelikle SSS’de "Kargo Taşımacılığının Tarihçesi Nedir?” sorusuyla karşılaştım. Çoğunuzun “Eee ne var bunda” demeyeceğinden eminim. Aynı alanda benim aradığım tek şeyse çalışma saatleriydi şaşırmayarak bulamadım. Çalışma saatlerine dair bilgileri yalnızca birinde değil hiç birinde bulamadım.

Sonra şubelere ulaşamadım dedim müşteri hizmetlerini arayayım bari telesekreter çıktı karşıma hafta içi 08:30-18:30 saatleri arasında çalıştıklarını söyledi sinyal sesinden sonra mesaj bırakın dedi. Pardon da arkadaşımı falan mı aradım diyemedim. Bak bak o kadar ilgililer ki dinleyip dönecekler en yakın Pazartesi saat 08:30 başlayan mesailerinde. Bir kargo şirketinin müşteri hizmetleri neden hafta içi 08:30-18:30 hafta sonu sadece cumartesi benzer saatlerde çalışır, soramaz mıyız aklımıza takılanları bu mantık hatası değil de nedir? Çok mu şey istiyoruz en azından saat 20:30 falan olsun kapanışları nedir canım aynı mesai?

Şimdi biz teknoloji çağındayız hani bütün şirketler kendilerini, sitelerine müşteriye hizmete adapte ediyor ya bunlar da etmiş işte. Çoğu fonksiyon ayrıntıdan da sana bir tık yakın olmaktan da oldukça uzak. Birkaç matematiksel formül koyacaksın hesap yapacak insanlar girdikçe verileri işte neden tıklayınca ulaştırmıyor anlamak güç. Hayır madem hazır değilsin neden açtın sitenin o fonksiyonu o halde?

Tüm bunlar birleşince de
“Hani nerde müşteri isteğini, ihtiyacını karşılayan tam tatmin yaratan firmalar? “ diyorum ben.

12 Şubat 2011 Cumartesi

O

Bir telefon araması, kapı çalması ya da birileri tarafından çıkarılan rahatsız edici seslerdi onu uyandıran. Rahatsız edici sesler derken, o yorgunken alarmların en katlanılmazını getirin yine de bana mısın demezdi. Kendi kendine uyandığı pek nadirdi; yorgun değilse -ki bu gerçek anlamda çok zor bir olasılık- mümkündü.

O bizden biriydi ya da hiç kimseydi. Onun da gerçekleşeceğine az ihtimal verdiği hayalleri, ulaşmayı ümit ettiği idealleri vardı; yalnızca planları yoktu. İnanırsa o da çabalardı ve başarırdı da. Her işini son dakikaya bırakırdı ama yetiştirirdi de sadece çok daha fazla stres yüklenirdi.

Dışarı çıkacakken çoğu için giyinmenin son aşaması olan çoraplarla başlar giyimine. Çorabına göre mi seçer kıyafetleri derseniz, hayır çoğu zaman çorapların rengi bile uyumlu değildir. Şekilciliğe önem vermediğini savunarak çoraplarını eşlemez yıkadıktan sonra böylelikle bir gün ayakkabısını çıkartırsa dikkat ederseniz fark edersiniz biri gri, diğeri siyahtır çoraplarının.

Üstünü giydikten sonra yıkar elini yüzünü çoğunun aksine yine. Sabah gözlerini açar açmaz yataktan kalkamaz; önce oturur gözlerini yuvalarından çıkartabilir mi acaba diye deneme atışları yapmaya çalışır az bir zaman sonra zengin kalkışıyla dikilir ayakları üstüne. Nevresimleri ütülü ya da yatağı toplu cinsten değildir, belli bir yatak düzeni de olmadığından yatak toplama alışkanlığı yoktur.

Sürekli bir yerlere yetişme çabası içindedir. Yemek düzeni de yoktur bu yüzden. Akşamın bir vakti kahvaltıya başlaması bu yüzdendir. Çiğ köfte dürümle kahvaltı yaptığı olur sonra da midesi yanar. İlaçlar alır ama kullanmaz.

Temizlik yapar ama saatler sonra yine dağıtır. Yalnız olmak istemez, paylaşmayı sever. Sahipse elindekinin tamamını paylaşır, öylelikle iyi hisseder.

Otoriterdir, yönetici kabiliyeti var. Eleştirilmeyi sevmez ama eleştirir.

Kapalı bir kutu gibidir; çünkü anlatmayı sevmez. Anlamanı bekler ama gözlerini kaçırır, bakmana izin vermez. Bir nedeni var der; anlatmaz.

Telefonda mesajlaşmayı sevmez, duyguların tam olarak ifade edilemediğini düşünür, aramayı yeğler. Yarını düşünmeden konuşabilir senle on dakikası elli kuruşmuş efendim kapatılmasın diye düşünmez kapatır yine arar. Çok açık yüreklidir.

Arkadaş olarak vazgeçilmeziniz olabilir. Bildikleriyle sürekli şaşırtır sizi, pratik zekadır, esprili ve eğlencelidir ama ilgili değildir. Beraber keyifli zamanlar geçirirsiniz, derdiniz olduğunda kendi derdini bir kenara oturtup sizi rahatlatır. Bir sözüyle içinizin yağlarını eritebilir. Politik olmayı bilmez hep içtendir, samimiyeti herkesi kendi gibi temiz sanması başına bela olduğundan beri biraz daha dikkatli.

Bir şeyi isterse azmeder alır. İmkansızı başarmak için yaratılmıştır. Dört dörtlük değildir ama size zarar verebilecek biri hiç değildir. Tek eksiği ilgisizliğidir.

Bir memurun masasında kendi yüksekliğini aşacak evraklara sahip olması gibi yapılacak sayısız, planlanmasının dahi imkansız olduğu işlere sahiptir. Aynı anda iki yerde olması gereken zamanları yoğunluktadır. Ondan üç tane olsa dahi yetmez.

Her erkek gibi futbolla ilgilenir. Hiçbir şeye zaman bulamasa da uykusundan keser yeni gelişmeleri takip eder. Dünyada ne oluyor bilmezse rahat edemez, haklıdır da.

Kitap okumaya bayılır -bir kitapçıya girdi mi kendini kaybeder- ama zaman bulamaz. Ulaşım araçlarında geçirilen zaman biçilmiş kaftandır onun için.

Saygılıdır, dürüsttür, öyle yalan dolanla pek fazla işi olmaz. İçkisi vardır da sigarası yoktur.

Hızlı konuşur, heyecanlıdır, sesi yükseklerden de gelebilir; sana kızdığı, duruma sinirlendiği için değil yapıdandır der.

Birinden kazık da yese, bir tatlı yaklaşımla unutur yapılanları, eskisi gibi gülebilir.

Gözlerine baksa kaybolursun belki ama esirger.

Bizimle birlikte yaşar ama sorsan kimse gösteremez yerini. Dedim ya o bizden biri ya da hiç kimse.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kankaların En Hası Vol 1

Dışarısı buz gibi hatta bu sabah aynen şarkıdaki gibi lapa lapa kar yağmışken, biz içeride baharı yaşıyoruz. Ortamın sıcaklık derecesine göre değil elbet benim minik kankam hayatımızın baharını yaşatıyor. Bolca şaşıyor, bolca kahkahalara boğuluyorum.
Herkesin yeğeni kendisine tatlı gelir biliyorum ama yine de benimki bir başka. Görüldüğü gibi tam bir Harry Pother. Kendisi kasım 2008 doğumlu yani 2 yaşını doldurdu.


Burada günlerimiz nasıl mı geçiyor? Sabah onun sesiyle uyanıyorum. Artık büyüdü ağlayarak uyanmıyor. Oyun oynamayı sevdiğinden hemen beni arayan gözleriyle yatağıma koşturuyor “Hayaaa haya!(Hala)” sesleriyle sonunda uyandırmanın son aşaması bir öpücüğü yanağıma kondurduğu an salisesinde ayakta bitiyor saniyesinde de onunla banyoda buluşmuş oluyoruz yüz yıkama merasimimiz için.
Ege’miz için suyun önemi büyük, onun önünde su olsun gerisi boş. Banyoya güle oynaya girip ağlayarak çıkması, en ufak bir şeye değdiğinde “Ehk oldu bu!” diyerek koşup elini sabunla yıkayıp havlusuna silmesi bu yüzden. Her fırsatta suyla buluşan kuzu benimle beraber yüzünü yıkayıp, dişlerini fırçalıyor. Sonra anında oyunlarımıza başlıyoruz.

Arabalar vazgeçilmezi, taksi de favorisi, "datçi" diyor şimdilik orası ayrı. Milyonlarca arabası arasından seçtiklerimizi tır ve çekici yardımıyla sırayla park ediyor; sonra yeniden topluyoruz. Tahta yapbozları hiç şaşırmadan yerine yerleştirdikten sonra, Legolardan ev yapıp, bowling oynuyoruz bir de tren raylarını dizip makinist oluyoruz. Bir oyuncak çeşidinden diğerine geçişte mutlaka her şey toplanıyor, odasına götürülüyor. “Topla, onu içine koy! Sen bunu al, ben bunu, ışığı aç.” Komutlarıyla gidişatımızı anlayabilirsiniz. Emir komutlarında hiçbir sorun yok gayet net anlaşılıyor da garibime "yorum" eki zor geliyor, kolay yolu bize zor gelebilecek bir harf bütünü "zuva". Yani "hazır mısın?" sorusunun yanıtı "Hazuva" oluveriyor.

Biraz sıkılınca çizgi film izliyoruz. “O benim hayır benimler”le günlerimiz geçiyor.
Pasta üflemeye bayılan Egemiz bir haftada kaç kez doğum gününü kutluyor farkında değil. Annesinin yaptığı leziz pastasını kendisi taşıyor, ışıkların kapatılması komutunu bize verdikten sonra doğum günü şarkısını bekliyor. “İyi ki doğdu Egeee, iyiki doğdu Ege..” melodisi bittikten sonra pastayı tabağa beklerken de “Oldu Egeee, oldu Egee” diyerek bizim şarkımızı tekrarlıyor.

Dayanamayıp “Seni yerim!” diye onu kucaklayan bana karşılığı net o da “Seni yerim!” diye haykırıyor. İkimizde anlamını algılayamadığımız bir sözcük dizinini kullanıyoruz aslında. Kimsenin kimseyi peynir ekmek gibi midesine götüreceği falan yok.
O kadar masum ve içten ki bana büyüdükçe kaybettiğimiz değerlerimizi anımsatıyor. Her çocuk sade saflığa sahiptir tabi ki. Bu döneminde şekillenen kişilik alt yapısının olumlu özellikleri barındırması temennim. Yıllar sonra o kelimeleri benden daha iyi telaffuz ederken de gözlerimizin içindeki mutluluğumuz aynı kalsın istiyorum. Belki “Bak ben bitirdim, sen?” diyerek yemek yemeceğiz ama birbirimize aynı temiz kalple bakabilelim istiyorum.

Herkesin bu duyguyu tadabilmesini dilerim. Çok başka olduğu gerçekten doğru.

27 Ocak 2011 Perşembe

Zaman Su, biz ?


Hoş-Hoş bulduk efendim hoş-bulduk,

Evet hoş bulduğum birçok yakınım oldu. Sağolsunlar iner inmez mesajlarıyla, aramalarıyla yanımda oldular. Garip bir duygu koskoca bir günümün geçmesine rağmen hala tam anlamıyla alışabildiğimi söylemem söz konusu değil.

Meraklılar için nasıl mı becerdim gelmeyi? Öncelikle şu fotoğrafa bir göz atın efendim.

Evet kendisi bir aileye değil yalnızca bana ait eşyalardan oluşuyor. Yok yok aklınıza ‘yok artık arkadaşım kendin götürmüşsün kendin çekersin’ şeyler getirmeyin. Başta giderken 5 ay Danimarka’da kalacağımı düşünüyordum. Havanın hiç alışkın olmadığım üzere sürekli eksilerde seyredeceğini dolayısıyla çok fazla kalın giyisiye ihtiyacım var sanıyordum. Yastığımı bile götürdüğümü varsayarsak az bile görünebilir. Akıllardaki sorunun cevabı evet götürdüğüm herşeyi giyindim, bir kez dahi olsa da giyinmeden getirdiğim hiçbir şey yok.

15 Aralık 2010’da resmi olarak başlayan gezim de dönüşümle tamamlanmış oldu. 31Ocak'ta kadar schengen vizem olduğunu varsayarsak neredeyse son günlerime kadar oradaydım. Kesinlikle herkese tavsiye ederim, yaşamak için gidiyorsanız mutlaka fırsatları değerlendiriniz.

Sözün gerek olmadığı yerde fotoğraflarla yanınızda olacağım efendim. Bildiğiniz gibi yalnız başıma çıktığım bu yolda gezinirken pek de yalnız olduğum söylenemez. Her yerde kafamızın dengi arkadaşlar edindim. Onlardan örnekleri aşağıda göreceksiniz.

Evet malesef bütün fotoğraflarda aynı mont ve pançosu var Müge’nin :D Doğru tespit sanki aynı yerdeymiş gibi; malesef ne çok eşya taşımaya isteğim ne de fırsatım vardı.

Sonuç olarak tarifsiz duygular içerisinde buradayım. Unutmamak istediğim Erasmus yaşamım ve gezime ait bilgiler için defterler bitirdim. Kitabımda okursunuz artık  Ben gülüyorum herkes de gülüyor böyle söyleyince. Çocukluğumdan beri günlüğüm var benim,hafife almayın imza günümde ‘Aaa Müge demiştin!’ dersiniz.

Yanımda olduğunu hissettiğim herkes yanınızdayım bundan sonra daha da çok. İnsan uzaktayken ilişkilerini göz geçirebilme fırsatı elde ediyor. Sen gezerken, sınavları olan arkadaşların seni kıskanmak yerine mutluluğunla mutlu oluyorsa gerçekten arkadaşın demektir diyorum. Artık sıra ben de onlar gezecek ben destekleyeceğim !:)

Her zaman dediğim gibi hayat yaşamak için var. Çok uzaklarda değil belki her gün önünden geçip görmediğin bir ağacın yaprağındaki kırağıda, belki bir sokak kedisinin gözlerinde, belki de seninle gülen bir kalpte ama her daim görmesini bilen gözlerde yaşıyor ve yaşatılıyor. Fırsatınızı kendiniz yaratın ve durmayın. Zaman sen suysan ben üzerinden akıp gittiğin taş olmayacağım demiştim. Tavsiye ederim!


14 Aralık 2010 Salı

Alexander Supertramp'iniz yollarda


Canlarım,

Bu adam gitti giderin bu kız gitti gider versiyonunu söylüyoruz hep bir ağızdan şu dakikalarda. Üzgünüm, erasmus yaşantımın bitmesinin burukluğu var içimde. Danimarka'nın 5 şehrini keşfetmenin ardından kendime o şehir senin bu şehir benim moduna adadım.

24 Ocak'ta hayırlısıyla İstanbul topraklarına ayak basacağımı duyurmak isterim size. Evet bagaj sorunumu hallettim aldım 30 kilo fazla bagaj oldu bitti. Asıl mevzu "kızım 4 çekçekli valiz nasıl gidecek?" diyenleriniz için benim başaramadığım bir şey gördünüz der saygılarımı sunarım. ( M.A.'dan alıntılar vol1)

Sizlerle ancak bulunduğum yerdeki "tourist information"ın ücretsiz internetinden görüşebilirim. Yani bu şu demek oluyor nerede olduğumu bilebilceksiniz inşallah.

Normal koşullar altında yarın sabah Billund üzerinden Roma'ya gidiyorum ordan sırasıyla Valencia, MAdrid, Paris yapıyoruz. Sonrası yok.

Plan dahilinde Almanya üzerinden Berlin, Prag, Budapeşte, Viyana, Bratislava, İsviçre(emin değilim), Milan,Pisa, Floransa var ya da yok. İstekleriniz için mail ya da mesaj atınız.

Hepinize kucak dolusu sevgiler.

İçimizdeki Alexander Supertramp yollarda.

Sonumuz benzemesin amin.

21 Kasım 2010 Pazar

Bilgisayarla bayramlaşmak


Günaydın sevgili dostlarım,

Yaklaşık 18 saatlik uykum sonrasında karşınızdayım. Buluşma nedenimiz ise tatilde neler yaptığım yerine bilgisayarıma olanlar.

Efendim öncelikle herkesin geçmiş geçmiş bayramını kutluyorum. Bayramda bizler baklavaları, kadayıfları, burmaları keyifle götürürken dedim laptopumla neden bayramlaşmıyoruz? Beni derstte, evde; canım sıkıldığında, mutlu olduğumda, her daim yalnız bırakmayan laptopum için gelsin sıradaki baklava tabağı. Annemle de bayramlaşıyorlardı skype üzerinden sonra ben aniden elimdeki tabaktan şerbetini akıtınca beklenen olay gerçekleşti. Tatlı yiyen bir insanın sonrasında ağzını silmesi gibi tuş takımlarının üstünü de kolonyalı mendille sildim. Sonrasında da istifimizi hiç bozmayıp konuşmaya devam ettik bir, bir buçuk saat de böyle geçti.

Sorduğum kimse ne yapacağımı söylemedi, bu sırada zaman aktı gitti. En son bir arkadaşım ee kapat bari diyince kendime geldim.

Sonra ne mi oldu o sıralar işleyen tuşlar 8 gün sonrasında(ben gezdim geldim ya) şekerleşmiş baya taş olmuşlar.

Şekerli bir şey bilgisayarınıza geldiyse bunun üzerine geliştirdiğim matematiksel formül şudur.

tuşlar*geçirilen saat = taşlar

Karşılaşılan durum sonrasında öncelikle herkeslerden uzaktaysanız yapmanız gereken şey sakin, cesur olup kesinlikle tuttuğunuzu koparan yapınızın gerçek anlamını kullanmamaktır!

Bilgisayarla Bayramlaşma sonrası Temizlik
Malzemeler
Peynir keseceği
Ucu kalkık makas
Cımbız
Kolonyalı mendil(bolca)
Saç kurutma Makinesinin soğuk üfleyeni
Kulak çöpü
Uçlu kalem

(Ben bunları kullandım siz çeşitlendirebilir, renklendirebilirsiniz:)

Öncelikle korkmayın tutun tuşu kuvvetlice çekin, önden arkadan tabi bütün gücünüzü kullanmayın. Sonrada içerideki güzelliği fark edeceksiniz. Şerbet oldukça şekerlenmiş yer yer kendine yuva edinmiş. Tuş takımının altında bizi bekleyen 3 plastik parça var. Teki karemtrak bir yapı, diğeri ortası ona, diğer kısmı tuş takımının alt yapısına oturacak şekilde dizayn edilmiş yine karemtrak yapıda bir şey. Biz bütün parçaları çıkarttıp temizledikten sonra içeriye işlemiş şekerleri uçlu kalemimizle girip incitmemek suretiyle kazıyoruz. Sonra uzun uğraşlar sonrası küçük parçayı büyüğün ortasına oturtup alt yapıya takıyor diğer taraftandan da "tık" sesini duyunca sildiğimiz yerleri saç kurutma makinesinin soğuk üfleyen tarafıyla kurutup görünen tuşu oturtuyoruz. Görev tamamdır!


Dikkat edilmesi gereken mevzularsa, tuşu çıkartmak için çok zorlamamak gerektiğidir bazılarında zorlasanız da bir şey bazıları hassas kırılabiliyor. Yoksa hiç zor değil o bilgisayarcıdır bu bilgisayarcıdır dolanmanıza lüzum yok.

Bu arada sizin için açıp diğer lap-topumun altına baktım aynı mantıkla dizayn edilmiş bağlantı kısımlarında daha sert plastik kullanılmış. Yani bir bilgisayarın parçası elbette ki diğerine uymuyor ama olması gereken şey aynı. Ama içinde neler neler var tahmin edemezsiniz üstten temizlemekle olmuyor yani.

Burdan çıkartacağımız sonuç şudur.
Sonucun ne olacağını düşünmeden mutluluğumuzu herkeslerle paylaşalım.
Biri yer diğeri bakar kıyamet bundan kopar mantelitesini mümkün olduğunca aza indirelim, sahip olduğumuz her şey paylaşalım lütfen. Böylece çok yememiş de oluruz.

Sınav dönemi başladı, yılın belirli dönemleri kapsayan bu aktivitede herkese bol şans dilerim.

Yeniden görüşünceye dek hoşçakalın, dostçakalın.

Evet işte hepsi bunun yüzünden...

9 Kasım 2010 Salı

Kur farkına nefret

Canlarım,

Bugün burada kur farkına nefret okumak için bulunuyoruz. Hoşgeldiniz.

Avrupa Birliği'ne üye olup kendi para biriminden vazgeçmeyen ülkeler sözüm size!

Neden?
İki buçuk aydır para birimi dkk(Danimarka kronu)olan bir şehirde yaşıyorum. Avrupa Birliği'ne üye olan bu ülkede kimi yerlerde alışveriş bozuklu şekilde olmadıktan sonra euro üzerinden yapılabiliyormuş. Çok az bir kesim aşina anlayacağınız üzere. Bir kaç hafta önce İsveç'e gittiğimizde de akıllarda aynı soru vardı "Neden euromu kullanamıyorum?". Orada da bir daha paramızı isveç kronuna değiştirmek durumunda kaldık. İstediğim imkansız bir şey de değil sanıyorum türk liramı kullanayım demiyorum, olması gereken bu değil mi sizce de?

Hayır neden Avrupa Birliği ortak para birimi olarak seçilmiş o zaman? İşte bunlar soru işareti şuan!

Neden mi bu denli celallendim? Nedeni pek açık. Cuma günü başlamasını beklediğimiz gezimiz için elimde euro olması gerekiyor. Bana Almanya'dan kesintisiz yollanan bir miktar paranın burada bankadan danimarka kronu olarak çekilmesi gerekiyor. İnanır mısınız 500€'yu önce dkk olarak olarak çekip sonra euroya çevirince 30€ kaybım oldu. Hangi dünyada yaşıyoruz değil mi?

30 euro dediğimiz şey 60TL para yapar yazıktır ya. Herkese göre çok başka anlamları olabilir ama en basitinden düzgün bir gezi planıyla İtalya, İspanya gidiş dönüş biletlerimizin 75€ ya mal olduğu bir dünyada 30 euroluk kayıp acı.

Küstüm artık ya daha da bankalara gitmem, kimseden para istemem.
Üzgünüm havaya uçup giden paraya sahip olduğum için,
üzgünüm kesintinin bu denli olacağını bilmeden 2 gün gelmesini beklediğim için, üzgünüm paraya bu denli muhtaç olduğumuz için.

Paranın olmadığı, insanların kağıt parçasıyla değil sevgileriyle bir şeyleri satın aldıkları bir dünya istiyorum!


İlgiltere'deki parasız yaşayan şu adam, idolümsün şuan!

http://haber.mynet.com/detay/dunya/parasiz-da-yasaniyor/528201

5 Kasım 2010 Cuma

Aalborg'un en parlayan yıldızı



Ağustos 27 gecesi 22:50'de başlayan Danimarka erasmus maceramda Esbjerg 4buçuk aylığına benim yeni şehrim oluvermişti. O zamandan bu yana Fano adası, Kopenhag, Malmö ve Stokholm'ü gezebilme şansım oldu. Aalborg seyahat planımı ise gençlerin 180 dkk verip aldıkları wild-card'tan sonra internetten alınan ucuz biletleri farkettiğimde yapmıştım. Kopenhag-Esbjerg arası ilk trenimiz için 7katı meblağ ödemiş olup ne denli kazıklandığımızı da o zaman fark ettim.(malesef başka çaremiz yoktu.)

4 Kasım tarihinde saatlerimiz 19'a yaklaşırken evden çıktım. Didem'in (kendisi benim 4buçuk aylık maceramın da şirin evimizi paylaştığım sıfat bulamadığım kişidir.) şemsiyeni al ısrarları üzerine benimle olan şemsiyemi 2dakika içinde açmak durumunda kaldım. Teşekkürler Didem...

Tam o sırada ay şemsiyem ay çantam derken olan oldu patlıcanı ezdim sanırım o kadar kaygandı ki az kalsın yere düşecektim. Patlıcan derken ne mi kastediyorum? Ona bu ismi biz çok önceleri vermiştik. Yağmurlu havalarda ortaya çıkan şekli tam da yandaki gibi olan sümüklü böcek çeşiti.

Hava karardıktan sonra yürüyüşe çıkmak ayrı bir zevk benim için buralarda. Bu sayede bayıldığım evlerin iç yüzünü daha rahat görebiliyorum. Dalga geçmiyorum, çok ciddiyim. Danlar perde kullanmadıkları için ortamı aydınlatan hoş ışıklı evler beni benden alıyor. Öyle bir evim olsun tabiki isterim, zaten de olacak!:)

Hızlı adımlarla o evdi bu evdi geçip gidip şarkılar mırıldanırken bir de baktım 35-40 dakikalık yolu erkenden bitirivermişim. Garda trenimi bulup hemen atladım. Trenlerin bizim oralardan farkı ise sana ait bir yer olsun istiyorsan daha fazla para ödemenin gerekliliğidir. Bu şu demek oluyor biri gelip Müge'ye "kusura bakma canım burası benim yerim" diyebilir, Müge'de "aa öyle mi" diyip kalkabilir. Neyse ki böyle bir şey olmadı Esbjerg- Aalborg hattında bu tür bilet kullananlar yokmuş şanslıyım ki.

Biletçilerle ilgili gözlemimde şudur. Kesinlikle ve kesinlikle bayanlar daha dikkatli ve işlerini olması gerekitiği gibi yapıyorlar. Adam biletçi gelip biletimi sorduğunda ona iskandinav turu için aldığın 14 Ekim tarihli Esbjerg- Kopenhag biletimi uzattım arkasında wild-card'ım vardı çünkü o hiç bir şey sormayıp tamam dedi, geçti. "Eee biz Aalborg'a gidiyoruz o nolcak?" dimi ama... Burdan erkek biletçilerin dikkatsiz iş yaptığı sonucunu çıkarttım kadınları nerden mi anladım? Dönerken internetten aldığım biletimin çıktısını ve wild-card'ımı uzattım ve bayan biletçi bana o kağıdın üzerince danca olarak mailinizdeki dökümanı yazıdrmak gerekmektedir yazdığını söyledi. Elimde biletin gayet net hali mevcut ama olması gereken görünümde değilmiş, işin garibi bundan önce kimse bana bundan bahsetmedi. Sonuçta o kağıtta bileti alırken çıkıyor. Her neyse baktım kadın yardımsever ama vazgeçmiyor mailimdeki halini göstermezsem bana trende bilet aldırcak. Türkiye'de olsam tamam hadi bu seferlik olsun bir daha dikkat et derlerdi eminim! :) Ahh benim ülkem derken kadın tekrar geldi. Bu arada trende nefis bir internet bağlantısı var (benim de psp'im var♥).Tabiki ucuz etin yahnisi yavan olmasın konseptiyle ödemeye tabi tutmuşlar. Ve ben şimdi 1 saatliğine bağlanayım olayı da yok dolayısıyla giremiyorum bildiğiniz. Cumartesi günü ve saat 17'yi geçmiş diye kadın da bağlanamıyormuş bilet aldırmaya mı zorlanıyorum bildiğin. Ee ben kayseriliyken böyle bir durum söz konusu olabilir mi? Tabiki hayır. Kalktım treni gezmeye başladım. 2 çocuk gördüm geçtim arkalarına inceliyorum acaba var mı yok mu diye. Teki "how I meet your mother" izliyor diğerini göremiyorum, derken meşhur biletçi kadınımız geldi dedi sordun yok bölmek istemedim dedim ona sordurdum hehe :D Çocuklar 2bilgisayar ve ıphonedan seferber oldular gergin bekleyiş sonrası olay çözüldü kadın da rahatladı ben de.

Aktarmalı bir yolculuktu benimkisi arada 15 dakika beklerken karnımın acıktığı anladığımda karşı yoldaki 7eleven'ı görünce koştum geçtim. Boğazım için hiç dayanamam da. Baktım kampanyaları var 20dkk'ya bir dilim pizza ve istersen içecek indirimliymiş dedim alalım bakalım. Kampanyalı olan pizzadan istiyorum dedim bu arada da kendisini inceliyorum tabi, üzerindeki küp küp doğranmış yiyecek türünü patates olarak yorumladım yoluma devam ettim. Yemeye başladığımda ise ağzımdaki tatlı tat onun bana patatesle uzaktan yakından ilgisi olmadığını ananasın kendisi olduğu gerçeğini vurguladı! Evet ananaslı pizza denemiş oldum, normal koşullar altında kesinlikle cesaret edemeyeceğim bir şey bu. Baklava yerken ayran içmemem gibi bir şey. Ama güzeldi hepsini bitirdim. Hayır, para ödediğim için değil beğendiğim için. Pizza yiyip meyve suyu içiyormuşsunuz izlenimi veriyor, evet bizim kültürümüze uymuyor ama değişik bir deneyim. Allah aşkına siz söyleyin patates gibi değil mi görüntü?

Aaa bu arada tren yolculuğunda film izlemenin keyfi yadsınamaz, bana bu fırsatı da MErt'çiğimin pspsi sundu. High fidelity'i izledim. Zaman buluduğum dakika onunla ilgili yorumlarımı da paşlamak istiyorum evet.

Hıh Aalborg diyorduk diyorsunuz Danimarka'nın 4. büyük şehri. (Kopenhag, Arhus, Odense'ten sonra). Suna'yı çoğumuz biliriz bilmeyenler için 5 kelimeyle:
kulüpçü, dansçı, canayakın, enerjik, güvenilir biri. Zaten sayabileceğim kötü özellikleri olsa 4buçuk saatlik yolu aşıp yanına gitmeye tenezül etmezdim. Beni bilirsiniz sevdiklerim için yapacağım şeyler de sınır tanımazken yanlışı olanlara hi. acımam silerim. Trenimiz Aalborg'un merkez istasyonuna yanaştığında koştura koştura çıkan bir Suna gördüm sanki. Derken sıcacık sarıldı sonra Aalborg gecelerini gösterdi. Aalborg Üniversitesi şehri baya kapsamış durumda ve bir çok uluslararası öğrenciye sahip dolayısıyla eğelenelim çoşalı modu benim sakin sessiz şehrime göre pek fazla. Toplam da 2si sayılmayacak 4 partiye gittiğimi öğrenince şaşkınlığını gizleyemedi doğal olarak.

Gecemizden notlar : Danimarka kültüründe bir çocuk ve babası yemeğe çıkıyorsa herkes kendi hesabını ödüyor. Alman usulü dediğimiz olay babanla bile geçerli. Suna bir arkadaşı farklı bir ülkedeyken abisi bir şey istiyor musun? diye sorup durmuş çocuk önce yok demiş sonra şekerlemelerde istemiş. Alıp getiren abi sonunda 75dkk(20 lira falan) demiş sonunda. Bir başka olayda da kuzeni eve yemeğe davet ettiğinde hani bunların büyük kutlama yemekleri gibi düşünün gecenin sonuna doğru bu arada yemek şu kadar tuttu kişi başı böyle demiş. Son 2 olay kişisel olabilir ama genel anlamda cimriler. Düşünsenize akrabalarınızı yılbaşı yemeğine çağırıp başta hiç bir şey söylemeyip sonra maliyeti bölüyorsunuz. Bana çok uzak, cimri olduğum halde uzak :p
Aslında cimri de değilim, sadece borçları unutmam. Aradan yıllar geçse bile :D

Dün de Danimarka'da kasımın ilk cuması olarak kabul edilen yılın ilk karını kutladıkları bir parti vardı. Sokaklara yapay kar yağdırılıyor gibi bir olay, mekanlarda içecekleri ucuza satıyormuş. Ne kadar kalabalıktı anlatamam, bırakın oyanayacak yürüyecek alan yoktu.

Zamanımız çok keyifli geçti sohbetler, dedikodular, çılgın kahvaltılar, eğlenceli bir hafta sonuydu benim için.

Teşekkürler Sunasu'ya, her daim yanımda olmasını istediğim k.p.'NE,

3 Kasım 2010 Çarşamba

Postane konseptli günüme doğan yardımsever güneş


31 Ekim'de saatlerimizi 1 saat geri almamız günlerin daha da kısalacağının her yıl ki gibi habercisiydi. Nitekim öyle de oldu. Artık bizim buralarda saatler 17'yi gösterirken güneş "eee hadi artık bana müsade" modunda ne yazık ki. Bu benim için hoş olmayan bir durumu arz ediyor çünkü ben güneşli havaların çocuğuyum, bir de bünyem alışamıyor uzunca bir süre saatin gece 10'muş gibi gelirken 7yi göstermesini...

Zamanın çok çabuk geçtiğinin bir başka açıdan kanıtı bu da işte. Şimdi ben neden bundan bahsettim? Dün öğlen saatlerinde biten okulumdan çıkıp yemek yiyip postaneye yetişmem daha da güç bir hal aldı çünkü. Tahmin edilemeyeceği üzere Danimarka'daki hizmet şirketleri ya da belediyeler çok az bir zaman diliminde hizmet veriyorlar.( Bankaların 10'da açılıp 15'te kapanması, belediyenin cuma günü 9'la 13 arası hizmet vermesi gibi)

Ben de aldım şemsiyemi koştur koştur yakınımızdaki 3 sefer uğrayıp üçünde de işimi hallemediğim iddia bayisi tadında aynı zamanda bakkal olan girişinde postane amblemini barındıran dükkana girişimi yaptım. Her zamanki gibi sıramı beklerken, ilk bakışta kamburunu fark ettiğim, beyaz saçlı, yüzünde yer yer kırışıklıkların olduğu teyzeye gülümsedim ve tam ona sıra gelmişken pardon bir şey sorabilir miyim diye atıldım.(malum yetişmem gerekiyor)Orada işimi halledemeyeceğimi öğrendikten sonra da koştur koştur yola atıldım. Neden koşturuyor bu kız? Bin otobüs, taksiye madem işin acil diyecek olanlarınıza şimdiye kadar valiz taşıma amacıyla yalnızca 1 kez otobüs kullandığımı anımsatmak isterim. Lakin yürümek hayat benim için burada ve yazıktır ki bir zenci bulup bisiklet alamadım ucuzundan. Her neyse tam çıkışta birinin bana seslendiğini zannetsem de döndüğümde kimseyi göremeyince yoluma devam ettim taktım kulaklığımı Reyhan ablamdan "sevmeyi bilmeyen adam"ı mı dinleyip ( Bu şarkıyı bana keşfettiren Sayın Semahat Adalı'yı da buradan bir kez daha sevgiyle analım) oynak oynak ilerken nasıl olduysa yanımdaki arabayı fark ettim. Evet tahmin ettiğiniz gibi benim cici teyze gel seni de bırakayım diyor.

Bakalım Müge teyzenin onun üzerindeki amacını algılayabilecek mi? Yoksa alışık olduğumuz 2. sayfa haberleriyle uzaktan yakından alakası olmayacak bir kültürden mi fırlamış bu teyze? Hiç tereddüt etmeden olur çok teşekkürler diyerek atlıyorum arkaya. Başlıyoruz konuşmaya. Teyzem anlatılmayacak kadar tatlı dahası onu dükkanda gördüğümde aklımdaki imajı elindeki bir çok mektup zarfı ve eğildiği tam göremediğim çöp poşeti kıvamındaki şeyle bana milletten mektup toplayıp oraya getiriyor imajı vermişti. Bırakın araba kullanacağını evi olduğundan şüpheliydim.(tabiki de sokak da yatmıyor da yaşlılar yurdu olabilir gibi gelmişti.)

Efendim konuşurken konuşurken söz benim bisiklet edinememe geldi bana internetten ucuza bulabileceğimi söyledi bir site ismi verdi. Not olarak elime tutuşturma çabasında kırmızı ışıktayken hemencecik yakınındaki not defterini aldı ama kalemi ona ihanet edip içindekileri döktükten sonra çekip gitti. Yeni bir kalem arayışı ikinci ışık bekleyişinde devam etti sonra merkez postaneye gelmiştik bile. Ben de altta kalmam teyzeye yardım ederim diye düşünürken teyzemin yazma işinden vazgeçmediğini fark ettim ve cep telefonuna kaydetmeyi önerdim nitekim başarılı da olduk bir çok denemeden sonra. Onun benimle gelmeyeceğini beni bırakmak için oraya gittiğimizi öğrenince gözümdeki tatlılığının tavan yaptığını söylemeye gerek duymuyorum. 94 yaşındaki evet yanlış duymadık 94 yaşındaki annesini ziyarete gidiyormuş. İnanamadım Allah bilir annesi de böyledir yatalak olduğu imajı hiç canlanmadı gözümde nedense.

Şimdi bunları neden anlattım. Üç sonuç çıkaracağız bu günden.
Birincisi insanlar hakkında ilk izlenimlerimiz her zaman doğru olmayabilir. Dışı bizi içi onları yakabilir de yakmayabilir de.
İkincisi yardımın kimden geleceği hiç belli olmaz, tek bilmemiz gereken umutsuzluğumuzun doruğunda bizi güzel şeyleri beklediğidir.
Üçüncüsü de yaşımız kaç olursa olsun içimizdeki gençliği biz yaratırız. Buradaki yaşlıları Türkiye'dekilerle kıyaslarsam çok fazla şey söylerim o yüzden susuyorum. Sadece kimse yatağına yatıp "ahh oram ağrıyor of puf" demiyor. Herkes kendi derdinde kendi huzurlarını kendilerinde buluyorlar.


Hiç yaşlanmamak üzere dostça, umutlu kalın :)

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Rüyalar Gerçek Olsa (Volume1)



Hayatımızın yaklaşık olarak %30’unu uyuyarak geçiyoruz. Ortalama 7saat uyudugumuzu varsayarak ulastıgım bu rakam 70 yıllık bir ömrün 21 yılını uykuda geçirmek demek oluyor. İnsana vay be dedirtiyor...

Lisede bir hocam günde 4 saat uyuduğundan ve vücudunun buna alıştığından, herhangi bir sorun yaşamadığından bahsetmişti. Bana çok uzak birşeydi bu zira liseli öğrencilerin yegane stres kaynağı öss’ye hazırlanırken dahi uyku düzenimde herhangi bir değişikliğe izin vermedim. Tamam, uyanık geçirdiğimiz zamanın çoğalması güzel ama ‘Acaba gerçekten yeterli oluyor muydu 4 saatlik uyku?’. Araştırmalarım bebeklikten yaşlılığa doğru uyku süresinde kısalmalar meydana geldiğini gösteriyormuş. Bu şu demek oluyor: yeni doğan bir bebek neredeyse günün tamamını uyuyarak geçiriyor, yaşlılarda ise bu süre giderek kısalıyor çoğu kendini sabahın 5’inde ayakta buluyor ve bir daha da uyuyamıyor. Uyku ihtiyaçlarını da gündüz kestirmeleriyle istemsizce de olsa karşılıyorlarmış.

Kestirme tabirini kullandığımız kısa süreli uyku modumuz kimi zaman televizyon karşısında, kimi zaman eldeki kitaba inat, kimi zaman da( ki benim için ortalamanın üstünde bir zaman dilimi:) film izlerken ortaya çıkabiliyor. Öğle saatlerine denk geldi mi tadına doyum olmuyor ve bana kalırsa geçen zamandan fazlasını yaşamışız hissini veriyor. Uykumuz bazen dinlenmemize bazen de yattığımız gibi kalkmamıza geçen zamanı bile fark etmememize neden oluyor.

İnsanın uyumadan yaşayamayacağı da deneylerle kanıtlanmış. Uykusuzluk deneyinde rekor 11 günmüş. Deneyin sonuna doğru ^ gerginlik, sinirlilik, zamanı bilememe, hayal görme, kekeleme, konuşulanları anlayamama^gibi belirtiler görülmüş. Daha sonra ellerde titreme, vücutta yanma ve ağrılar, görme bozuklukları ortaya çıkmış. Görüldüğü üzere uyku ekmek, su gibi birşey bizim için.

Peki uykumuz sırasında bizi eğlendiren zaman zaman terleten, sayıklatan ve bilinçaltımızı gösterdiğini düşündüğümüz olaylar olmuyor mu? Evet çoğu insan da oluyor; ki görmeyen bir insan düşünülemiyor. ^Geçici ölüm denilen uykuda görülen garip haller^ tabirini kullanıyoruz rüyalarımıza. Kimileri hatırlamıyor, kimileri etkisinde kurtulamıyor, kimilerinin ise rüyalarıyla başı dertte gördüğü olayların gerçekleştiğinden yakınıyor. Ama herkesin mutlaka bir ilgisi var.

Rüyalar insan oğlunun dünyaya gelmesiyle başlıyor. Önceleri rüyaların Tanrılar tarafından ödül veya ceza olarak gönderildiğine inanılmış hatta hastaları iyileştirecek bilgiler içerdiği düşünülmüş.. Zaman geçtikçe yorumlayan kişiler ortaya çıkmış ve gel zaman git zaman bazı rüyaların anlamlarının kesinleştiğini düşünmeye başlamışız. Artık google’a ‘rüyada kaplumbağa görmek’ diyip; işlerinin azaldığına ancak bu azalmanın ilerde ona kar sağlayacağına işarettir yorumunu görebiliyoruz. Teknoloji çok ilerledi çok:)

İlkokuldayken en uzun rüyanın 8 saniye sürdüğünü okumuştum bir yerde çok şaşırmıştım. Tamamını bile hatırlamadığım rüyalarımı yarım saatte anlatıyorudum halbuki... Şimdi yeniden araştırdığımda henüz bir sonuca varılmamış olduğunu araştırmacıların bu konuda ayrı düştüklerini görüyorum; fakat çoğunluk 6 saniyeyle 30 dakika arasında gerçekleştiğini söylüyor. (Tıpkı patlıcanın kansere karşı etkili olduğunu söyledikten sonra şimdi hiç bir faydasının olmadığını söyledikleri gibi, ayrıma düşmüşler açıkçası...)

Hani kimi zaman biri uyurken gerçekten uyuyor mu yoksa uyanık mı diye bakarız ya, hızlı hızlı göz kapaklarının oynadığını fark ederiz, numara yapıyor herhalde deriz; yani en azından ben derim İşte tam o sırada rüya görüyordur o vatandaş aslında! ‘Rapid Eye Movement’ adı verilen türkçesi ‘Hızlı Göz Hareketleri’ olan bir dönemdir için bulunduğu. İngilizcesinin baş harflerinin birleşmesinden almıştır adını REM dönemi.

Neden rüya gördüğümüz nasıl gördüğümüze dair bilgilerle derin araştırmalarım sonucunda yeniden karşınızda olacağım efendim, mutlu kalın...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Back-up'ın geldiği nokta

İngilizce desteklemek, yedeklemek anlamına gelen ‘back up’ sözcüğü iş dünyasına girdiğimizde karşımıza çıkacak en önemli sözcüklerden... Uğruna ne tartışmalara girilmiş, ne tür kavgalar dönmüştür bilinmez...

Günlük iş yaşamında kullanılma şekli bir kişinin iş yapısından güncel olarak haberdar olan, onun yokluğunda işlerini yürütebilecek, onun eksikliğini azaltmaya çalışan kişidir. Yani bu izinlerin yoğun olduğu yaz döneminden önce herkesin kendi işi için birini yetiştirip, eğitip gönül rahatlığıyla izne gitmesi demektir.

Çoğu şirkette 3nesil bir arada çalışmaya çalışıyor. Bunun bakış açısı farklılığı yanında çok çeşitli dezavantajlarını olabiliyor elbette. Genç nesil eğitimli, yeni birşeyler öğrenmeye meraklı ve geleceğe bakış açısı umut dolu; yaşı kemale ermiş kişiler içinse oturup rutin şeyleri yapmanın verdiği yılgınlıkla üst tarafta işle ilgili bir sayfa açıkken alt kısımda küçük pencerede açılmış kendi ilgisine uygun şeylerle özel sektörde emekliliğin dolması bekleniyor. Bu şu demek oluyor; mantıken yeni nesile görevini devretmesi gereken yaşı kemale ermiş kişiler tarafından eğitilmesi gereken genç nesilimizi kıskanan yaşlılar bildiklerini aktarmamaktan yana... Dolayısıyla bir rahatsızlık durumu söz konusu kuşaklar arasında. Bir de yılların deneyiminin karşılığı olan aylık tutarın, kaç aydır çalışan yeni mezun çocuklarla karşılaştırılması sonucu deneyim sahibi insanlarımızın motivasyonu da iş tatminin de olduğu sınır altı seviye ortada...

Back-up’lık bu yüzden zor şu zamanlarda. Yaşlı nesil izne çıkmış kendi yaş grubu insanların da sorumluluğunu almak istemiyor, genç nesil öğrenemiyor. Yöneticiler bu ayrımın farkında, motivasyonu tam iş tatminine doymak isteyen genç nesili teşvik amacıyla onları yerinden kaydıracağınızı belli etmeden birşeyler öğrenemye bakın diyorlar.
Benden söylemesi kendinizi şimdiden hazırlayın

Bir fazla mesai zamanında sohbet üzerine yazılmıştır.




20 Temmuz 2010 Salı

Tatil hakkımızdı hani?

Tatil istiyoruz evet herkes hareketli ve yoğun geçen kış ayları sonunda bu düşünceyle yanıp tutuşuyor. Aslında tüm o koşuşturmacamız tatil yapabiliyorken, birşeyler algılayabiliyor ve zevk alıryorken 1 hafta ya da hafta sonlarıyla birleşmiş 10 günlük kendimizle olan bayramımız içinmiş meğer... Bunu yeni algılamış olmam iş hayatından tam olarak birşeyler algılamaya başladığım şu günlere rastladı nedeniyse gayet açık:) Genelde hareketli, yerinde duramayan, enerjik biri olarak nitelendirilirim bu sebeple her küçük zamanı değerlendirmek hoşuma gider. Çalışan insanların hafta sonu eve kapanıp dinlenme isteğini anlayamazdım bugüne kadar.. Özetle filmlerde gördüğümüz Amerikalı yaşam tarzına adım atmış bulundum bu part-time çalışma olarak görünen uzun dönemli stajımda. Çalışanlar hiç bir farkım yok ve kendimi mezun olup işe başlamış hissediyorum... Zor, çok zor, meğer dalga gaçilmelere, ezilmelere rağmen öğrencilik cenneti yaşamakmış. İzinden dönen çalışanlara bakıyorum da giderken ne kadar heyecanlılarsa döndüklerinde o denli isteksiz oluyorlar. 3 ay tatile layık görülen tek canlı türü ögrenciler bunu çok iyi anladım.

Tatilden kastım tamamen deniz, kumsal, güneş tabi ki.. İlerleyen günlerde sizlere şezlongta kaç kitap bitirdiğimi yazarken görüşünceye dek deniz mavisi günlerde kalın

11 Nisan 2010 Pazar

Geldiğinde Bulduğun Ben






İlk defa bugün, senin yanında bana yabancı olacağını anladığımda sana gelip kendimi göstermek yerine kendimi dışarı attım. Her gün gördüğüm yerlerin hiç görmedigim bir yüzünü görmek istedim tek başımayken bilinmezliğe yürüyecektim. Aslında bu ortamdan uzaklaşmak ve unutmak istedim her şeyi, beynime baskı yaptım bastırma duygum yüzünden kendimi kaybediyorum sandım. Sen söylemeden de anlamıstım oysa ki, bu sefer ki farklıydı, başkaydı sadece inanmak istemedim…
Herkes bana deli gibi bakarken yağmurun altına ilk adımımı attım millet sıgınmak için liman ararken ben limanımı kaybetmenin verdiği acıyı tatmalıydım. İçimden keşke dedim, keşke bana sonsuza kadar sürüyormuş gibi gelse, geri dönmesem… Yağmur hızlanmaya devam ederken ben seni arkamdan gelen seslere bakmayacak kadar çok sevmişim, biri gelse o çok korktuğum bıcağı kalçam yerine belime batırsa diye geçirdim içimden belki daha az acı çekerdim. Ben seni karanlıktan korkmayacak kadar da çok sevmişim karanlığın içine dogu ilerlerken aklımdan geçen son şeydi korkmak. Başımı yere egdigimde sümüklü böcekleri fark ettim, gün onların günüydü tabi. Sonra kabuklarını fark ettim hepsi yumuşak tenleriyleydi onları koruyacak kabukları yoktu, tıpkı benim gibi. Ben de kabuğumu kaybetmek üzereydim, sonra neden buradayım yolun sonu neresi diye düşündüm. Ayaklarım beni sana götürmek istese de gözlerim karşımdaki aracın ne kadar yanaştığını fark edemedi, algıladığımdaysa beynim çoktan kabullenmişti istediğim buydu zaten kilitlendim olduğum yerde kaldım şoför beni görmemiş olmasına rağmen çöp atmak için tam da orda durmuştu. İlerdeki araca baktım ellerim imza atmak için koşuşuyor, ayaklarım geri geri geliyordu. İlk defa cesaret edemedim, bu zaman değil belki sabah dedim erteledim korktum korktum.

Korktuğum sen değildin yazdıklarındı. Geldiğinde bulduğun ben üzebilir demiştin ya hani üzülmekten değil seni daha çok üzmekten korktum… Geldiğimde bulduğum senin benim sevdiğim sevgilim olmayacağından korktum… Beni istememenden değil kabuğumu kırmandan korktum, limanımın fırtınayla yok olacağından korktum…

27 Mart 2010 Cumartesi

Vahşeti Çağırırken Son Nefes

Lodoslu bir sonbahar akşamıydı, içim içimi sıkıyor vücudum balon misali şişip havalanmamak için derin bir çaba içine çırpınıyordu. Nefes alamıyordum, boğuluyordum sanki denizin 9500 metre altında vurguna uğradığım anı yaşıyordum... O an istediğim kadar bir daha balkondan kendimi atmayı ister miyim bilmiyorum, içmeden sarhoştum ve başka bir alemdeydim sanki... Aşağı atlamayla ilgili hiç bir kaygım yoktu, arkamda bırakacagım kişilerden bir tek onu düsündüm!

Keşke, keşke yanında olsaydım, uzatmasaydım, benim yüzümden diye aşağı koşturmuş parçalanmış vücuduma basmadan ilerlemeye çalışırken bedenimden ayrı duran kolumun üstünden atlıyor ve en büyük parçama ulaştıgı an yığılıyor. İnanamıyor, kımıldayamıyor sara geçiren herhangi biri gibi kafatasımın yanında öylece uzanıyor. Titremesi geçtikten sonra, gözleri kapanıyor biraz zaman sonra balkonlara, pencerelere insanlar doluşuyor, herkes bu vahşet karşısında şoke olmuş durumda 13 yıllık binalarında daha önce buna benzer bir şey yaşamamışlar. Kendileri meraklarını gidermeye çalışırken; çocuklarını korumaya çalışıyorlar.



Aslında her şey çok sakin gerçekleşti; önce rüzgarın ağaçları nasıl şekilden şekile soktugunu görebilmek için sandalyeye oturdum balkonda, sonra ağaçları göremediğimi fark edip balkon duvarına oturup ayaklarımı aşağıya sallandırdım. Sonrası bir anda oluverdi. Filmlerdeki gibi gökyüzünde süzülmek istedim. Tek farkı aşağıda beni bekleyen itfaiye erlerinin olmamasıydı ya da bir şeyi protesto etmiyordum... Derdim kendimleydi, kendi içimdeydi ve gerçek nedeni kimse asla öğrenemeyecekti...

Annemi, canımın parçasını aklıma getirmedim hiç, onunla bir şekilde görüşecektik; benim annem orda da beni tanırdı! Ve bu düşünceler içinde güvende durmamı saglayan ellerimi bıraktım, kendimi hafifce ittim işte artık oturmuyordum! Giderek hızlandım, çarptıgım balkon demiri ipleriyle hem canım yandı, hem farklı bir yere savruldum! Darbeler vücudumda muhtemelen morluklar ve yaralar bırakacaktı ama zaten saniyeler için hiçbir şey hissetmeyecektim, mutluydum! Tam 4. katta darbelerimin acısını yaşamak istedigimi, hiçbir şey bırakmaya hazır olmadıgımı hissettim, hayata tutunmak istiyordum ve müthiş bir hızla aşagı dogru savrulurken geride yalnızca 3 katım vardı! Ellerimin tutunma çabası hüsranım oldu, sadece kımıldatabilmiştim...

Benim son nefesim yere düştüğüm anda çarpmanın etkisiyle vücudum parçalara ayrılmadan önceydi ve o nefeste bile o vardı...

13.10.2009
Bir research methodology'de...

21 Mart 2010 Pazar

Durma Yaaaşaa!


İçinden geliyorsa eğer çatmalısın kaşlarını, nerde oldugunu, kimin ne düşüneceğini umursamadan...İstemiyorsan yaptıgın seyi yapmak kalkmalısın, oldugun yerde devam etmemelisin!
Zaman geçiyor işte aynı dönemden bir daha geçemiyor insan, geriye dönüp baktığında keşke demek istemiyorsan aynı anları bir daha yaşamayacaksan neden boşa geçiyor ki o zaman?
Gençken insan çoşmalı, deli dolu olmalı bir daha ne zaman sabahın köründe kalkıp x noktasında y noktasına herhangi bir hesaplamaya tabii tutmadan gidebilir ki? Hadi demeli, ..... olsa mı? .... yapsak mı? demeden ordan oraya koşuşturmalı yorulmamalı, zamanın nasıl gectigini anlamadan kuş misali özgür ve bir o kadar hafif yaşamalı...
Şimdi sen tamam istek var da maddiyat olmadan nasıl olacak o işler diyebilirsin; ona da çözüm bulduk arkadaşım. Hayatı ekonomik şekilde sonuna kadar yaşamanın formülünü bulduk, siz gideceginiz yeri belirleyin biz gönderelim, çekilişsiz kurasız, iletişime geçen herkese bir formül sunuyoruz...

Hayat kaçırılmaya değmiyor evet 5buçuk ay önce başlayıp 1buçuk ay önce sona erdirmeye karar verdiğim part-time işim bana bunu ögretti. Evet para kazanılıyor karşılıgında zamanın ve emeginden oluyorsun. Harcamaya dahi vakit bulamayacagın bir tutar için uykusuz geceler gecirip, stresli yorgunlugunla gülümsüyorsun. Evet ileride de yapcagın bir şey bu dogru bildin! Peki ilerleyen zaman sonunda artık öğrenci olmadıgında yine her pazartesi günü 2'de bitebilecek mi işin? 'Çıkayım gezeyim, şuraya yemek yemege gideyim, bu hafta su filmi izleyeyim, su oyunu görmek istiyordum zaten!' diyebilecek mi o beden? Bir an önce eve gidip yemek yapmalıyım ya da yemeliyim dinlenmeliyim, beyin olarak da vücut olarak da cok yoruldum mu diyeceksin yoksa?

Gelecek bir şekilde belliyken neden şimdinin tadına varılmıyor isyanım buna!
Aklındaki tüm soru işaretlerini at sadece gülümse ve ne istiyorsan onu yap!

Bir dakika sonra varlığının garantisi yokken, nedir bu koşuşturmaca bir hiç uğruna?
Bırak dökülsün tüylerin o kadar çok var ki fark etmeyeceksin bile...

Gençler size sesleniyorum bedeninde bu enerjii hisseden herkese, yaşının 25'den küçük olması değil hedefim bu hafifliği yaşamak isteyen herkestir:)

Bırakın olmayan torunlarınıza anlatacagınız hikayeleriniz olsun, onlarla kuşak farkı hissettirmeden konuşagınız şeyler olsun.

Herşeyden önce hayatın tadına varmaya başlayalım er ya da geç ama bitmeden:))

20 Mart 2010 Cumartesi

Bordo Günlerde..

Gece, günümün bordo-lacivert geçmesi için çabalamıştım. Gözlerimi lacivertken açtım ne yazık ki, bir çok ah, oh,öh, yuh! ardından ayaklarım yere bastı sonunda. Kötü başlangıcın bitmesi gerektiği yeri göstermenin vakti gelmişti, kim bilebilirdi ki gözler 'damlaya damlaya göl olmasına' bu denli katkıda bulunmak isteyecekti!

'Hayat çok garip aslında' pek klasik bir laftır; bir o kadar da doğrudur. Bir gün çevren kalabalıktan geçilmezken, çok geçmeden yapayalnız bedeninle başbaşasındır. Derdini kendine anlatsan da anlayacak olan kalp zaten kırgındır; sana destek olmaz, olamaz! Kirpiklerindeki nem yok olduğunda herhangi bir rutubet unsuruna maruz kalmayacak sanırsın, yanılırsın...

Hani arkanda birilerinin oldugunu hissedersin... Sağından bakarsın tam görülmez, solundan bakarsın tam görülmez ama bilirsin tam ardında dimdik ayaktadır tutunacak dalın! Sonra bir gün eksikligini tam hissettirmişken o cesareti kendinde bulup ardınla yüzleştiğinde orda olmadıgının farkına varırsın! Gözler rutubetten kurtulamaz, kalbin yapıştırıcıya doymaz...

Neden gitmiştir, neden söylememiştir bilemezsin... Anılarında yaşatır, büyütür, oldugundan cok baska bir halde bırakırsın! Artık ne o gerçek o'dur, ne sen eski sen! Daha olgunlasmus, daha sertleşmiş görünmez kabugu vardır yüreğinin. Tüm önyargılar ardından herşeye ilaç zamanın yardımıyla yeni destekçilere hazırsın, artık daha dayanıklısın!


16.03.2010
Bir Industrial Relations'da.



Nice bordo günlerde görüşünceye dek, dostca kalın...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Kabuğumla Mutluyum



Onlar annelerinin kim olduğ
unu hiçbir zaman bilemezler ve bence o sebepten tehlikelere karşı kendilerini koruyacakları kabukları var. İstemediklerinde başlarını sokarlar içeriye 'istemiyorum,sizinle ilgilenmiyorum' tavrını başlangıçta koyarlar... Bizse yaşamımızın ortalama 9 ayını annelerimizin karnında yer alarak geçiririz. En çok bu gösterir aramızdaki bağı. Kim kimle 9 ay boyunca etle tırnak gibi yaşayabilir ki? Kimi zaman uykusundan ederiz (ki genelde diyebiliriz buna), kimi zaman aç bırakırız, kimi zamansa hiç yemeyeceği şeyler yedirtiriz. Tüm bunlardan sonra dünyaya geldiğimizde bile benzer işkencelere devam ederiz, sonra daha büyük sorunlar çıkar ortaya. Okul, dershane, kitap, defter derken bizim minik büyür ergenlik dönemine adım atar kimileri annesini beğenmez.. Bu çetrefilli dönem atlatıldığında minik kuşumuz artık yuvadan uçmaya hazırdır. Ya üniversite için farklı bir şehre ya da kendi yuvasını kurmaya gider, mevsimi gelmiş göçebe kuşlar gibi. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Geri geldiginde aynı mevsimde bıraktığı halde kimseyi bulamayacaktır.
Bu aşamaya kadar(kimi zaman bundan sonra dahi) insanların kabuklarının da anneleri olduğunu düşünmüşümdür hep.


Bugün yetiştirilen çocuga özlemi gördüm bir annenin gözlerinde görmemek için kör olmak gerekti zaten.

Tek istediğim ellerini yukarı kaldırıp poz vermesiydi, o önce bunu beden dilinde yok olarak kullandığımız hareketle bağdastırdı sonra kimse kalmadı zaten herkes gitti dedi. Derken bir volkan patladı kızgın lavlar yanaklardan çeneye kadar süzüldü! Yıldırımlar çaktı ve yağmurlarla bütünleşti. Oysa herşey ne güzel başlamıştı gülme krizine dahi tutulmuşken neden bu hüzün?

Geçmişe özlem, kaybedilen şeylere özlem, pişmalık, sitemkarlıktı içini acıtan üzülme diyemezdim; ben de uçan bir kuştum!

İclal Aydın'ın şiirinde söyledigi gibiydi hali,
'bir gün; beni nasıl paslı bir makasla,nasıl derinden budayıp gittiğini fark ettim...yeni bir filiz veremeyecek kadar derindi kesip attıkların;sensizlikle oluşmuş hastalığıma senin bile çare olamayacağını,benim için artık çok gecikildiğini anladım.."

diyecekti, söyleyecek sözüm yoktu. Ağlayan çocugu kandırmak için birşeylerle oyalamaya çalışırsınız yaa aynı yöntemle ilgisini farklı bir yöne cekmeye çalıştım ama benim kabuğum sağlamdı güçlüydüm, onun kabuğu neredeyse hiç olmamıstı savunmasızdı, yaralıydı..

Herkes gider anneler kalır, kimse hissetmez annen hisseder içinde olup biteni seninle o yaşadı 9ay ondan iyi kim anlayabilir ki seni..

Bazen unutulan kısım iste bu, kabuğuma cekilsem diyorum söyle uyusam uyansam tekrar uyusam, kabuğum beni korur, bir tek annem olsun diyorum bana bir şey olmaz...